top of page

Fennell’ın "Uğultulu" Olmayan Tepeleri


Sinema dünyasında Emerald Fennell ismi, son yıllarda "rahatsız edici estetik" ile eşanlamlı hale geldi. Promising Young Woman ile kazandığı Oscar başarısının ardından Saltburn ile sınıfsal röntgenciliğin zirvelerinde gezinen Fennell, şimdi rotasını dünya edebiyatının en sarsılmaz kalelerinden birine kırdı: Emily Brontë’nin 1847 tarihli başyapıtı Wuthering Heights (Uğultulu Tepeler).


Brontë’nin tek romanı olan bu eser, Viktorya dönemi İngiltere’sinin sisli ve hırçın fundalıklarında; sevginin değil, mülkiyet hırsının, sınıf kininin ve sınır tanımayan bir intikamın hikayesidir. Ancak Fennell’ın bu vahşi dehşeti, 14 yaşındaki bir okurun nostaljik süzgecinden geçirerek yeniden kurgulama iddiası, karşımıza sinematik bir "estetik ihanet" çıkarıyor.


Emily Brontë’nin Uğultulu Tepeler’i asla bir aşk hikayesi değildir; o, insan ruhundaki o dizginlenemeyen, medeniyet öncesi karanlığın sarsıcı bir dökümüdür. Ancak Fennell’ın elinde bu Gotik kâbus, Instagram filtrelerinden geçirilmiş, "estetik" kaygılarla sterilize edilmiş ve nihayetinde ehlileştirilmiş bir seyirlik nesneye dönüşüyor. Modern okuryazarlık krizimizin en taze ve en gösterişli kurbanı huzurlarınızda: Bir başyapıtın, tüketim toplumunun sığ sularında boğuluşu.



Brontë’nin Heathcliff’i, toplumsal dışlanmışlığın ve maruz kaldığı sömürgeci şiddetin sonucunda bir canavara dönüşen, trajik ama korkutucu bir figürdür. Fennell ise bu "etnik olarak belirsiz" ve sınıfsal olarak ezilmiş karakteri alıp, Jacob Elordi’nin pürüzsüz yüzünde vücut bulan bir "gençlik dizisi" ikonuna indirgiyor. Heathcliff artık intikam yemini eden bir yabancı değil, sadece doğru ışık altında ağlamayı bilen bir "kötü çocuk" prototipi.


Margot Robbie’nin canlandırdığı Cathy karakterinde ise, Robbie’nin yadsınamaz yıldız ışıltısı karakterin içindeki o sınıfsal aşağılık kompleksini ve Lintonların temsil ettiği sahte nezakete duyduğu yıkıcı açlığı gölgeliyor. Fennell, romanın can damarı olan o "vahşi öfkeyi" söküp atarken, yerine sadece şık kostümler ve çiğnenmesi kolay romantik klişeler bırakıyor.



Filmin görsel dili, Brontë’nin tekinsiz fundalıklarını bir peri masalı dekoruna çeviriyor. Linus Sandgren’in yumuşak odaklı sinematografisi, romanın okuyucunun boğazına yapışan o tekinsiz atmosferini bir "canlı çekim Disney" rüküşlüğüne hapsediyor. Brontë’nin dili dikenlidir; okuyucuyu rahatsız eder, yaralar. Fennell’ın görselliği ise sadece okşanmak istiyor. Sinema tarihinin devlerine, Jacques Demy veya Jean Cocteau’ya yapılan atıflar, bu derinliksiz tablonun üzerine yapıştırılmış entelektüel yamalardan öteye gidemiyor.



Fennell, Saltburn’de yaptığı hatayı burada da tekrarlıyor: Provokasyonu, sadece yüzeysel bir şok etkisi yaratmak sanıyor. Köpek tasmaları veya absürt seksüel imgeler, hikayenin özünden kopuk olduğu sürece sadece birer "şaka" değeri taşıyor. Daha da kötüsü film; yoksulluğu cinsel bir sapkınlık, zenginliği ise masum bir şaşkınlık olarak karikatürize ederek sınıf meselesini fetişleştiriyor.

Sonuç olarak karşımızdaki eser, Brontë’nin ruhuna bir saygı duruşu değil, onun mezarı üzerinde verilmiş bir "estetik" partisi. Eğer bir uyarlama izleyiciyi rahatsız etmiyor, onun konfor alanını sarsmıyor ve Sevgililer Günü’nde el ele izlenebilecek bir romantizme alan açıyorsa, o artık Brontë değildir.



Emerald Fennell, Uğultulu Tepeler’i bir "içerik" (content) seviyesine indirgeyerek modern kültürün en büyük günahını işliyor: Zihni genişletmekten korkan bir kitleye, sadece yutması kolay bir şekerleme sunuyor. Brontë’nin vahşi ruhu ise bu pırıltılı ambalajın altında ezilmeyecek kadar büyük; o hâlâ kitap sayfalarında, Fennell’ın erişemeyeceği bir karanlıkta parlamaya devam ediyor.


Filmi vizyon tarihinden 3 gün önce, Atlas Sineması’nın muhteşem salonunda Marie Claire ve Alara Demirel ev sahipliğinde izleme fırsatı elde ettim. Buradan tekrardan kendilerine teşekkürlerimi iletiyorum.


Uğultulu Tepeler 13 Şubat’ta vizyonda yerini alacak.




Yazı: Çağla Sude KARAHAN

 
 
 

Yorumlar


© 2020 Petersays. Tüm hakları saklıdır.

bottom of page